Dernekpazari İlçe Müftülüğü Resmi Web Sitesi
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

Canlı Kamera Yayını

DUYURULAR


 
       DUYURU  

KUR’AN KURSLARIMIZA KAYITLAR DEVAM EDİYOR

EVRAK:  1-Dilekçe

              2-Diploma

              3-Nüfus Cüzdan   fotokopisi 

           4-3 Adet Foto
             Müftülük

 

ZİYARETÇİ DEFTERİ

 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

HABER ARA


Gelişmiş Arama
Mevlid Gecesi ve Bir Muhasebe

Mevlid Gecesi ve Bir Muhasebe

Tarih 24 Şubat 2010, 18:46 Editör

Misafir Yazar Ahmet YAŞAR Hoca Efendi nin sohbeti .

Allah Teâlâ Hazretlerine sıfatlarına layık sonsuz şükürler olsun ki; bizlere, insanlık âlemine ihsan buyurmuş olduğu en büyük nimetlerden biri olan ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’ya (s.a.v) ümmet olma şerefini nasip buyurmuştur.

Allah Teâlâ (c.c) Hazretleri, Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) insanlığı İslâm’a davet ettiği günden bugüne kadar o davet-i ilahiyeyi bizlere ulaştırmak üzere insanları arka arkaya görevlendirmiştir. Bu mümtaz insanlar kitab-ı ilahiyeyi tağyir ve tahrif etmeden bizlere ulaştırmışlardır.

Allah Teâlâ (c.c) Hazretleri bizlere Resulünün (s.a.v) davetine icabet ederek insanlığın en şereflisi olma mertebesini nasip ve müyesser buyurmuştur. Rabbimiz, bizlere bahşedilmiş olan bu ilahi ihsana karşı layık olduğu şekilde şükür görevimizi ifa etmeyi de nasip ve müyesser buyursun.

İçinde bulunduğumuz bu ay mübarek Rebiülevvel ayıdır. Peygamber (s.a.v) Efendimizin mânâ âleminden madde âlemine intikal ettiği bir gecenin arifesindeyiz. İlahi feyz tecellilerinden hakkıyla faydalanabilmesi için her insan zamanın ve zeminin değerini en iyi şekilde öğrenmeye gayret etmelidir.

Bu gece maddi âlemin zulüm, isyan, ahlaksızlık, maneviyatsızlık ve benzeri her türlü perişanlığının ortadan kalkmasının başlangıç anıdır.

Bu gece dünyaya teşrif eden Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) bütün alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

Fazilet bakımından ise peygamberler birbirleri ile eşit değildir. Allah Teâlâ (c.c) Hazretleri “Biz nebilerden bazılarını diğerlerinden faziletli kıldık” buyurmaktadır.

Diğer peygamberlerin hayatlarını incelediğimizde hepsinin farklı özelliklerinin öne çıktığını görürüz.

Hz. Süleyman’ın (a.s) saltanat ve ihtişam sahibi oluşu,

Hz. Davut’un (a.s) sanayi sahasında kabiliyet sahibi oluşu,

Hz. Yusuf’un (a.s) rüya tabiri ve idari kabiliyete sahip oluşu,

Hz. İbrahim’in (a.s) halilullah oluşu,

Hz. Musa’nın (a.s) kelimullah oluşu gibi özellikleriyle anıldıklarını görürüz.

Peygamberimiz (s.a.v) ile diğer peygamberlerin arasındaki fazilet farkını düşünürken şunu da unutmayalım; diğer peygamberler rahmetten yaratılmıştır, Peygamberimiz (s.a.v) ise o rahmetin ta kendisidir.

Bundan dolayı Peygamberimizi (s.a.v) en güzel şekilde tanımaya gayret etmeliyiz. Çünkü bir varlığı gerçek manada tanımadan sevmek mümkün değildir. Sevmeyince de onun yaşadığı gibi yaşamayı tercih etmek mümkün değil.

Peygamberimizi (s.a.v) sevmenin imanımızın temel şartı olduğunu hepimiz biliyoruz. Demek oluyor ki Allah’ı (c.c) ve Resulünü (s.a.v) her şeyden çok sevmedikçe kişi asla kâmil bir mü’min olamaz. Bir insan bir kişiyi Hz. Muhammed Mustafa’dan (s.a.v) daha çok seviyorsa; yeryüzündeki mahlûkatın ve meleklerin ibadetlerinin bütün feyzleri ona verilse hiçbir fayda sağlamaz .

Kâinat Allah’ın (c.c) muhabbetinden yaratıldığı için, muhabbet imanın sıhhat şartlarından olmuştur. Tabii ki Allah’ı (c.c) sevmek Resullullahın (s.a.v) sevgisine bağlıdır. Bu iki sevgi muhabbet noktasında birbirinden ayrılmazlar. Bundan da anlaşılıyor ki, bir insan Allah’ı (c.c) seviyorsa, Allah’ın (c.c) sevdiğini de sevmek mecburiyetindedir.

“Seni çok seviyorum, ama senin sevdiklerini sevmem” şeklindeki bir sevgi anlayışı mükemmel bir sevgi olur mu?

Veya “Seni canımdan çok seviyorum ama senin hareketlerini sevmiyorum” şeklindeki bir ifade ve davranışla muhabbet ifade edilir mi?

Demek oluyor ki muhabbet bağlarının sağlam bir şekilde oluşması için evvela insanın seveceği varlığı gerçek manada tanıması gerekir. Bundan dolayı öncelikle Allah Teâlâ (c.c) Hazretlerini tanımanın gayretinde olacağız.

Ondan sonrada Hz. Muhammed Mustafa’yı (s.a.v) tanımamız gerekir. Allah (c.c) ve Resulünü (s.a.v) tanıdıktan sonra başkalarına da tanıtmamız imanımızın gereğidir.

Resulullahı (s.a.v) tam manası ile tanıtmak bizim gücümüzü aşan bir husustur. Çünkü Peygamber (s.a.v) Efendimizin hayatı bütünüyle mûcizdir. Bundan dolayı onu en güzel şekilde Âlemlerin Rabbı olan Allah (c.c) “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” buyurarak tanıtmıştır.

Bazı eserlerde Resul-u Ekrem (s.a.v) Efendimizin mucizeleri zikredilmektedir. Hâlbuki Resulullah’ın (s.a.v) hayatının bütünü mucizdir. Çünkü o beşeri aklın ötesindedir. Onun yaşayışını, ahlakını, insanlara karşı merhametini düşündüğünüz vakit, bu özelliklerini sergilediği zaman dilimindeki kâinatı göz önüne getirip araştırdığınız zaman onu beşeri fikrin çok ötesinde olduğunu görürsünüz.

Düşmanları Mekke döneminde ve bilhassa Uhud harbinde ona çok büyük eziyet verip çileler çektirmiştir. Taifte onu taşlamışlar, Uhud’da yaralamışlar ve amcasını şehid etmişler fakat o bütün bunları bir tarafa bırakarak “Allah’ım kavmime hidayet et. Onlar cahildirler, bilselerdi böyle yapmazlardı,” diye afları için dua etmiştir.

Şimdi bir insan olarak kendimizi veya her hangi birini düşünelim ve o hadiselere muhatap oluşunu gözümüzün önüne getirelim ve bizim nasıl davranacağımızı da bir düşünelim. O zaman anlarız ki Peygamberimizin (s.a.v) o günkü davranışı bir mucizedir. Beşerin davranışının ötesinde bir merhamet ifadesidir.

Peygamberimizin (s.a.v):

“Ya Rabb! Bunlar cahildirler, bilselerdi yapmazlardı,” şeklindeki duasına Cebrail gelerek Rabbin:

“İsterse Nuh’un (a.s) kavmi gibi bunları da helak edeyim mi” buyuruyor deyince Peygamber (s.a.v) Efendimiz tekrar:

“Ya Rab kavmime hidayet et, onlar bilmiyorlar, bilseydiler böyle yapmazlardı,” diye hidayete ermeleri için yalvarır.

Eğer bizler de biraz düşünürsek; Peygamber (s.a.v) Efendimizin sabır ve merhametinin beşeri düşüncenin ne kadar ötesinde olduğunu idrak ederek “bu gerçek bir imtihan ve mucizedir” deriz.

Hz. Âdem’den (a.s) bu yana insanlık tarihini araştırsanız dahi bu seviyede bir insan düşünmek mümkün olmuyor. Hayatındaki diğer davranışlarına baktığımız vakit dünyaya gelirken bile “ümmeti ümmeti” diyerek Rabbinden ümmetini istediğini görürüz. Hâlbuki bir çocuk dünyaya gelirken; susuzluğundan, açlığından veya sancısından dolayı ağlar.

Bazı âlimler Peygamberimizin annesinin ahirette ki durumu hakkında değişik rivayetlerde bulunmuşlardır. Ama Ehl-i Sünnet ulemasının görüşüne göre Peygamberimizin annesi Hz. Amine’nin iman üzere bu dünyadan ayrıldığıdır. Çünkü o Hz. İbrahim’in (a.s) getirdiği din üzere yani İslam’a göre yaşıyordu.

İnsanlık tarihindeki en şerefli ve temiz kadını muhakkak ki Hz. Amine’dir. Bu en temiz anneden de âlemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamber (s.a.v) dünyaya gelmiştir.

Bu öyle bir dünyaya geliş ki başka bir kardeş ve baba yok. Yanında beşer olarak sadece bir anne vardır.

Peygamberimizin (s.a.v) “ümmeti ümmeti” diyerek dünyaya gelişi en büyük mucizelerden biri olduğu gibi dünyada yaşayışı da bir mucizedir.

Hiçbir iradeye ve mükellefiyete sahip olmadığı an bile ümmetini düşünerek başlanan bir hayat. Bu hadisenin önem ve büyüklüğünü onun hayatında okumak gerekiyor.

Bir Peygamber (s.a.v) ki kendisi için dünyalık hiç bir şey tahsis etmiyor.

Babasının vatanını terk ediyor,

Her şeyini ümmeti için feda ediyor,

Çok sevdiği Kâbe’den de emr-i ilahi gereği hicret ediyor.

Hayatına baktığımız vakit gün gelmiş üç gün üst üste iftar etmek için bir şey bulamamış, gün gelmiş bir yudum su veya bir hurma ile iftar etmiş. Bunlar yok olduğu için değildi. Rasulullaha (s.a.v) lütfedilen, ikram edilen nimetleri ve imkânları saymamız mümkün değildir. Ama Resulullah (s.a.v) hiçbir zaman yanında üç dirhemden fazla para bulundurmamıştır.

Hz. Aişe (r.anha) anamız buyurdu ki:

“Resulullah (s.a.v) yanında bir şey kalsa, onu o gün bir fakire vermeden yatmazdı ve “Uyku ölümdür, bunu niçin yarına bırakayım” der ve bütün varlığını insanlığın hayrı için tasadduk ederdi.

Sahih kaynaklardan insaflı bir şekilde onun hayatını araştıran kişi Resulullahın (s.a.v) hayatının bütününün bir mucize olduğunu görür.

Çünkü başka bir kişinin aynı şekilde bir hayat yaşaması mümkün değildir.

Hayatının sonunda Cebrail (a.s) gelerek:

“Ya Resullallah! Rabbin sana selam ediyor ve Nebimi davet ediyorum isterse buyursun gelsin, isterse onu gençleştirerek kıyamet sabahına kadar ömür vereyim” buyuruyor der. Resulullah (s.a.v):

“Ey Cebrail (a.s) kardeşim, ben Rabbımdan hayat istemiyorum, ümmetimi bağışlamasını istiyorum,” buyurur. Bu fedakârlık dünya hayatında beşerin görebileceği tek örnektir.

Bundan dolayıdır ki Peygamber (s.a.v) Efendimizin hayatı bir mucizedir. Baştan sona mucize olan bir hayatı bizim gibi aciz bir insanın tam manası ile izah etmesi de mümkün değildir. Biz bir insanı ancak beşeri ölçülerle tanırız. Bundan dolayı her insan aklı ulaştığı kadar bir değerlendirme yapabilir. Ama Peygamberin (s.a.v) hayatını hakkıyla ifade etmeye beşerin akıl ve idrakı ulaşamaz. Bundan dolayı onun hayatını en güzel şekilde öğrenmek için Allah’ın (c.c) kitabına müracaat edeceğiz. Allah (c.c) onu bize nasıl tanıtmışsa o şekilde tanımanın gayretinde olacağız. Çünkü mucize olan bir hayatı beşerin aklı ile çözmesi mümkün değildir.

Allah Teâlâ (c.c) Hazretleri Kitab-ı ilahisine müracaat ederek Resullullahı (s.a.v) tanımaya gayret edeceğiz. Rabbimiz Resulullahı (s.a.v) nasıl tanıtmış? Diye kitaba yönelince Allah Teâlâ (c.c) Hazretlerinin “Ey Habibim! Sen en güzel, en büyük ahlak üzeresin.” Buyurduğunu görürüz.

Allah Teâlâ (c.c) ayet-i kerimede “En büyük ve en güzel ahlak üzeresin buyuruyor” O halde o en büyük en güzel ahlakı öğrenmek için Resul-u Ekrem (s.a.v) Efendimizin (s.a.v) hayatını öğrenmeye ihtiyacımız vardır.

Peygamberimizi (s.a.v) en güzel ve mükemmel olarak Allah’ın (c.c) kitabı Kur’an-ı Kerim’den tanıyoruz. Kur’an’ın neleri ne şekilde emrettiğini de en güzel şekilde Resullulah’ın (s.a.v) ahlakından öğreniyoruz.

Bazılarının yazıp çizdiklerine bakmayınız. Onlar heva ve heveslerine göre bir şeyler yazabilirler.

Bunlar heva ve heveslerine göre yaşamak isteyenlerdir.

Bunlar bir ilah arıyorken ne kadar büyük yanılgıya düştüklerini fark edemiyorlar.

Bunlar bir heykele ilah diyecek kadar beyinsizdirler.

Bunlar aynı zamanda ilah dedikleri heykellere secde edecek kadarda akılsızdırlar.

Gafil olan insan bir olan Allah’ı (c.c) maalesef tanıyamıyor.

Bir olan Allah’ı (c.c) tanıyamayan kişinin Peygamberi tanıması mümkün değildir.

Kişi Allah’ı (c.c) tanıyacak ki Allah’ın (c.c) tanıttığını tanıyabilsin.

Kişi Allah’ı tanıyacak ki Allah’ın (c.c) elçisini tanıyabilsin.

Şöyle düşünelim. Bir kişi bir devlet reisini güç ve kudretini tam manası ile tanırsa onun elçilerini de o şekilde tanır ve kabul eder. Zavallı bir kişinin gönderdiği kimseye ise kimse itibar etmez.

Bir diğer mesele ise kişiler mensup olduğu cemaatin liderine gösterdikleri saygıdır. Anormal derece saygı gösterisi, merasimler adeta kıyametler koparılıyor.

Bizler eğer Allah’ı hakkıyla tanıyıp sevmesini bilmezsek bunların görüntülerinin arkasındaki gerçekleri göremeyiz.

Akıllı insan hiç böyle şeylere secde eder mi?

Basiret sahibi insan hiç taş, ağaç ve benzeri maddelerden yaptıklarına ilah deyip itaat eder mi?

Akıl hiç mahlûka, Halik der mi?

Yaratılan ve yaratana muhtaç olan bir şeye hiç itaat edilir mi?

Aslında mahlûk olanın Halik olana itaat etmesi gerekir.

Eğer gaflete düşerek dünyevi bakış açısıyla yazıp çizenlerin yazdıklarını düşünürseniz ne Allah’ı (c.c) tanıyabilirsiniz ne Peygamberi (s.a.v) tanıyabilirsiniz ne ilahi kitapta emredildiği şekilde kendinizi tanıyabilirsiniz.

Bütün bu tuzaklara takılmamak için evvela Allah’ı (c.c) hakkıyla tanımaya gayret etmeliyiz. Onu tanıyınca âlemlere rahmet olarak gönderdiği Resul-u Ekrem (s.a.v) Efendimizi de tanıyabiliriz. Peygamberimizi (s.a.v) hakkıyla tanımak istediğimiz vakit; bilmeliyiz ki onun hayatı Kur’an’dır ve bütünüyle mucizdir. Onun hayatı olan Kur’an’da bütünüyle mucizdir. Çünkü o Resulullah’ın (s.a.v) hayatıdır.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz dünyadan ayrıldıktan sonra Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) Hz. Aişe’yi (r. anha) ziyaret ederek:

“Ey Aişe, sizin Resulullah ile beraber yaşadığınız bir hayatınız var. Resulullah’ın hayatından bir şeyler anlat ki biz de onları öğrenip yaşayalım,” derler. Hz. Aişe (r. anha) annemiz:

“Onun ahlakı Kur’an’dı, Onun hayatında Kur’an’ın dışında bir şey yoktu. O Allah (c.c) neleri yasaklamışsa terk etmiş, neleri emretmişse yaşamıştı. Onun için Kur’an’ı öğrenmek istiyorsanız Resullullahın (s.a.v) hayatına müracaat edeceksiniz. Resullullah’ın (s.a.v) hayatını öğrenmek, onun Allah (c.c) katındaki derecesini öğrenmek istiyorsanız yine Kur’an’a müracaat ediniz.” Buyurur.

Bundan anlıyoruz ki beşer, Resulullah’ı (s.a.v) ne kadar çok methedecek olsa, onu layıkıyla methetmiş olmaz. Demek oluyor ki kişi ancak aklı ve ilmi yettiği kadar Resulullahı (s.a.v) methedebilir.

Kaside-i Bürde sahibi İmam Busiri Hazretleri buyuruyor ki:

“Resul-u Ekrem Hz. Muhammed Mustafa’yı (s.a.v) methetmek istediğiniz vakit; Hıristiyanların yaptığı gibi o ilahtır, Allah’ın oğludur deme. Onu ne kadar çok methetmek istersen iste yine hakkıyla methetmiş olamazsın. Çünkü o beşeri hayatın en üst seviyesinde, ulûhiyet makamının alt seviyesindedir. Biliniz ki risalet mertebesi; Mahluk ile Hâlik arasında bir seviyedir. İnsanın, ilim ve akıl ile o seviyeye ulaşması mümkün değildir. Onun için Allah (c.c)

“Ey Habibim seni âlemlere rahmet olarak gönderdim” buyuruyor.

“Âlemlere rahmet olarak gönderdik” demek; Allah’ın (c.c) varlığının dışındaki bütün mevcudata rahmet olarak gönderdik demektir.

Muhakkak ki diğer peygamberlerde risalet görevinde aynı vasıflarla vasıflanırlar. Ama diğer peygamberler belirli zamanlar ve bölgeler için gönderilmiştir. Bazen asırda bir bazen de aynı anda birkaç resul bir arada tebliğ vazifesi yapmıştır.

Hz. Süleyman (a.s) bütün insan ve cinlere sultan olarak gönderilmiş ama sadece insanlar âleminde resul olarak vazifeliydi. Resulullah (s.a.v) ise insanlara ve cinlere resul olarak gönderildiği gibi melekler âleminin de resulü idi. Onun için Peygamberimiz (s.a.v) risalet bakımından eşit olduğu nebi ve resullerden kemalat bakımından daha üstündür.

İnsan biraz düşününce; kendinden sonraki bütün zamanlara ve bütün âlemlere gönderilen bir peygamberle belirli bir bölgeye gönderilen bir peygamberin kemalat noktasında eşit olmadığını anlar.

 Bizler elhamdullillah, âlemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamberin (s.a.v) ümmeti olduk. Bu aynı zamanda bizlerin omuzlarındaki mükellefiyeti de ağırlaştırmaktadır. Muhakkak o resule ümmet oluşumuzu ispat etmemiz gerekmektedir.

Ümmet olmanın gereklerini yerine getirmeden “Ben en faziletli Peygamberin ümmetiyim” demenin kişiye hiç bir faydası olmaz.

Öncelikle Resulullahı (s.a.v) her şeyden çok sevmeye ihtiyacımız vardır. Kalbimizde Allah (c.c) ve Resulünun (s.a.v) muhabbetinin birbirinden ayrılmaması gerekir.

Biraz düşününce bunda şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü mü’min her şeyden çok Resulullahı (s.a.v) sevmelidir. Bir şey yapınca onun için yapacaksın. Çünkü onun sevgisi Allah sevgisi ile eşittir. Bundan dolayı onu her şeyden çok seveceksin. Ancak o zaman onun dediklerini hayatına tatbik edebilirsin.

Canını çok sevdiğin zaman; onu korumak için onun istediği şeyleri yerine getirmek için her istediğini yapacaksın.

Bundan dolayı muhabbet konusu çok önemli bir meseledir. İnsanlar içerisinde öyleleri var ki muhabbette Allah’a (c.c) eş koşulmuştur. Allah’ı (c.c) sevdikleri gibi onları da sevmişlerdir. Bundan dolayı muhabbette şirk, şirkin temelidir. Allah’ı (c.c) sevdiği gibi başka bir varlığı seven müşriktir. Çünkü bir insan Allah’ı (c.c) zatında tevhid ettiği gibi sıfatlarında da tevhid etmek mecburiyetindedir. Muhabbet Allah’ın (c.c) sıfatıdır. Bundan dolayı muhabbette de tevhidi sağlamak mecburiyetindeyiz.

Kişi “La ilahe illallah” derken “la mahbube illallah” da demesi gerekiyor. Yani “Allah’tan başka sevdiğim yok” demesi gerekiyor. Kalpte Allah’ın (c.c) muhabbeti tamamlanınca, kişi sevdiğini Allah (c.c) için sever buğzettiğine de Allah (c.c) için buğzeder. Kalpte Allah’ın (c.c) ve Resulünun (s.a.v) muhabbeti tamamlanan kişi, Resullullah (s.a.v) için sevdiğini, Allah (c.c) için de sevmiş olur.

Kalpte muhabbetullah tamamlanmadığı zaman insanların “Allah’ın (c.c) sevdiklerini seviyoruz” sözü boş bir laftan öteye geçmez ve kişi, bazı kişileri Allah’tan (c.c) çok sevmeye ve onlar gibi yaşamaya başlar.

İnsanları Allah (c.c) sevgisine büyüdükten sonra alıştırmak zordur. Bunun için çocuklarımıza; zihinleri kirlenmeye başlamadan gerçek manada Allah (c.c) sevgisini öğretelim. Bunun hemen ardından da peygamber sevgisini öğretelim. Ona, bu sevgilerin onu birçok hatadan koruyacağını da öğretelim.

Biliniz ki bir insanın sözlerinin şahidi hayatıdır, yaşayışıdır. Allah (c.c) ve Peygamberi (s.a.v) seven bir insanın dünyanın efendileri (!!!) diye bilinen zalimler gibi yaşamak istemesi çok yanlış ve sözlerinin zıddı bir davranıştır.

Resul-ü Ekrem (s.a.v) Efendimiz:

“Allah’ın huzurunda hayatınız sözlerinizi yalanlamasın. Eğer hayatınız sözlerinizi tasdik ederse sizin için ebedi mükâfatlar vardır. Şayet hayatınız sözlerinizi yalanlarsa o gün kendinize bir yardımcı bulamazsınız.” Buyurmuştur.

Hayatınız sözlerinizi yalanladığı zaman:

“Ben müslümandım” dediğin vakit sana,

“Niye inandığın gibi yaşamadın.” Denir.

“En çok Peygamber (s.a.v) Efendimizi seviyorum” dediğin zaman sana

“Niye Peygamberin (s.a.v) gibi yaşamadın.” denir

Bunlardan anlıyoruz ki beşerin gerçek manada kurtuluşu inancına, inancının kurtuluşu da Allah (c.c) ve Resulünün (s.a.v) muhabbetine, sevgisine bağlıdır. Onun için yukarıda zikredilen hadis-i şerifin devamında Resul-ü Ekrem (s.a.v) Efendimiz Hz. Ömer’e;

“-Ya Ömer, sen kâmil manada mü’min olmadın” der. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) hemen toparlanarak:

“Ya Resulullah! Seni canımdan da fazla seviyorum” diyince, Resulullah (s.a.v):

“İşte şu an imanın tamamlandı” buyurur.

Demek oluyor ki Müslüman yapacağı bütün işlerini Allah (c.c) için yaparak “lailahe illallah” şeklinde ifade edilen tevhid mertebesine yükseltmelidir. İnancın ve buna bağlı olarak davranışların bu seviyeye yükseltilmediği dünyada herkes birilerini seviyor ve onun gibi yaşamak istiyor.

Takva ehli olduklarını iddia edenler arasında da farklı davranışlar vardır. Bazıları mensubu olduğu cemaatin rehberinin sevgisini öne çıkartmanın gayreti içerisindedirler. İnsanlar cehaletleri sebebiyle Rableriyle aralarına bazen resimleri bazen hayallerini bazen de heykelleri yerleştiriliyorlar. Herkes birilerini methederken Allah Teâlâ (c.c) ve Peygamber (s.a.v) Efendimizi unutuyor ve unutturuyorlar. Ardından da insanlara ibadetler unutturuluyor.

Bazı yerlerde böyle hadiselere rastlayınca, bu ahmaklıklara şaşmaktan başka bir şey yapamıyorum.

Hâlbuki biz yeryüzüne Allah’ı (c.c) ve Onun Resulü (s.a.v) olan, ümmetinden olduğumuz Hz. Muhammed Mustafa’yı (s.a.v) tanımaya ve tanıtmaya geldik.

Babamız Hz. Adem (a.s) melekler aleminde kendisine lütfedilen ilimle, imtihanı kazandı. Bu ilmin başında Allah’ın (a.s) isimleri gelir. Hz. Adem (a.s) sayısız esma ile Allah’ı (c.c) tanıyor. Allah (c.c) Hz. Adem’e (a.s) önce esmayı bildirdi. Esmanın başında Allah’ı (c.c) tanımak gelir. O tanınmadan diğer fiiller hiçbir işe yaramaz. Bundan anlıyoruz ki kişi Allah’ı (c.c) tanıdığı kadar kemalat mertebelerinde yükseliyor.

Hesap günü hiçbir insan, dünyevi makam, mevki ve servet elde etmek için verdiği mücadele sonucu kazandıklarıyla kemalata eremez.  

O gün kişi dünya hayatında yaptığı ibadetlerden de bir şey elde edemez. Çünkü kâinatta iradelerini Rablerine teslim edip bütün vakitlerini zikirle geçiren varlıklar mevcuttur. Meleklere bakınız, onlar emir ve yasaklara itaat hususunda Allah’ın (c.c) emrinden hiçbir suretle ayrılmazlar.

Çiçekler ağaçlar, bitkiler, taşlar ve benzeri bütün varlıklar sadece Allah’ı (c.c) tesbih etmektedir. Bunu kalb gözleri açık olan basiret sahipleri dışındakiler anlayamıyor.  

Bütün bunlardan anlıyoruz ki insan bu yarışlarda daima en arkada kalmaktadır. Hele günümüzün insanının durumu bu hususta tam bir felakettir. Ama içinde bulundukları bu felaketin farkında dahi değiller.

Hâlbuki insana cennetin en yüksek makamlarını kazanma kabiliyeti verilmiştir. Biraz düşünün bakın ne büyük kayıplara uğramışız. Neleri kaybetmişiz.

Biraz düşünebilsek Allah’tan (c.c) da utanırız, Resullullah’tan (s.a.v) da utanırız. Çünkü biz Rabbimize layık bir kul, Resulullah’a (s.a.v) yakışır bir ümmet olamadık.

Rabbimizle irtibatımızı sağlayan Kur’an aradan kaldırılmak istenmektedir. Şu anda bütün islam ülkelerinde Kur’an’ı ve sünnet-i resulullahı kendi yazıp çizdikleri yalanlar seviyesine indirme mücadelesi verilmektedir. Bazı rivayetlere göre yüz dört olarak zikredilen ilahi kitaplardan bunların elinde hiçbiri yok. Muhakkak ki bu yüz dört kitap semavi kitaptı ve insanları tevhid inancına davet ediyordu. Ama şu anda ortada Kur’an’dan başka semavi bir kitap mevcut değildir.

Bu gün Kur’an dışındaki semavi kitap denilen kitaplarda tevhid inancına ait tek bir kelimenin bulunduğunu kimse iddia edemez. Her şey zaman içerisinde müntesipleri tarafından çarpıtılarak günümüze kadar taşınmıştır. Bunun neticesi olarak ortaya değişik İncil ve Tevrat nüshaları çıkmıştır.

Şimdi yapılmak istenen ise sinsi bir şekilde Kur’an-ı Kerimi ve Hadis-i şerifleri de o seviyeye getirme planının parçalarıdır. Bundan dolayı bu hususlarda çok uyanık ve dikkatli olmalıyız. Bu mücadelede başarılı olmak için de her şeyden önce Allah (c.c) ve Resulunün (s.a.v) sevgisini kalbimize yerleştirmeliyiz. Çünkü sevgimizin ispatı olan sevdiklerimiz gibi yaşamak, ancak bu şekilde mümkündür.

Bundan dolayı Cenab-ı Hakk Kur’an-ı Kerimde:

“Ey Habibim, onlara de ki; eğer onlar Allah’ı severlerse sana tabi olsunlar. O zaman Allah da onları sever.”  Buyuruyor. Demek oluyor ki Allah (c.c) kulunu sevmedikçe, kul Allah’ı (c.c) sevemez.

Kulun kalbine muhabbeti yerleştiren Allah’tır (c.c). Bundan anlaşılıyor ki kul hiçbir surette hiçbir ferdin sevgisini kalbine yerleştiremez. Çünkü müessir olan Allah’tır (c.c), kul değil. Onun için Allah’a (c.c) sevilmek isteyen bir insanın Peygamber (s.a.v) Efendimize ittiba etmesi gerekir. Peygambere (s.a.v) ittiba edebilmek ise onun gibi yaşamakla mümkündür. Peygamber (s.a.v) gibi yaşamak için ise onu her şeyden çok sevmek gerekir. Bunun dışındaki yollar, kendimizi oyalamaktan başka bir şey değildir.

Resul-ü Ekrem (s.a.v) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde:

“Ashabım yıldızlara benzer, hangisine uyarsanız hidayete erersiniz,” buyuruyor.

Bu haber bizim için Allah (c.c) ve Resulünün (s.a.v) sevgisini kazanabilmek için bir vesiledir.

Hanımlarımız ve kızlarımız da ya sahabe hanım ve kızlarına veya küfrün temsilcilerinin hanım ve kızlarına bakarak; hangisine benzemek istiyorsalar tercihlerini ona göre kullansınlar.

Bir bakalım acaba bizler ve ailelerimiz Resulullah (s.a.v) ve hanımları taklid ederek mi yaşıyoruz, yoksa batıl düşünce sahiplerini taklid ederek mi yaşıyoruz. Bu hayat tarzımızla bizler kimlerin temsilciliğini yaptığımızı düşünmeliyiz.

O günün hanımlarının islama bağlılıklarının, Resullullaha (s.a.v) karşı muhabbetlerinin hangi seviyede olduklarını bir düşünelim. Uhud harbinde ölülerini almaya gelen müşrik bir kişi, mü’min olan kızını ziyaret etmek ister. Ama o Resulullah’ın (s.a.v) iznini almadan babasıyla görüşmez. 

Kâfirler her zaman aynıdır. Bu günkü gibi o günde zalimdiler. Ölülerimize hakaret etmek için her türlü işkence yolunu denemiştiler. Şehitlerimizin vücutlarını parçalamışlar, kalpleri yerinden çıkarıp benzersiz hakaretlerde bulunmuşlar.

Müslümanlar Uhud harbindeki bir anlık dağınıklıktan sonra toparlanarak düşmanı mağlup etmiştir. Bir anlık dağınıklık haberi Medine’ye ulaşınca sahabe kadınlar Uhud’a doğru yola çıkarlar. Medine’den gelenler, Medine’ye dönenlere kendi ailelerinin durumundan evvel “Resulüllah (s.a.v) nasıldır” diye soruyorlardı.

Onlar “elhamdülillah Resulullah (s.a.v) hayattadır” diye cevap veriyorlardı ve insanlar derin bir nefes alıyordu. Onlar Resulullah (s.a.v) hayattadır derken, onun temsil ettiği İslam’ın ayakta olduğunu da ifade etmekteydiler.

Acaba bizler şimdi:

“Resulullah (s.a.v) hayattadır” diyebiliyor muyuz?

İslam dini hayatımıza hâkim diyebiliyormuyuz.

Bunları araştırmamız lazımdır. Kendi noksanlıklarımızı araştırmadan başkalarının eksikliklerini araştırıp tenkit etmek çok kolaydır. Başkalarına İslam’ı güzel bir şekilde anlatmak da kolaydır. Ama zor olan bu güzellikleri kendimize anlatmak ve yaşamaktır. İnsan muhatap olduğu her şeyi önce kendisi yerine getirmelidir.

Mesela; açlıktan ölme safhasında olan anne, baba, kardeşlerden her biri sahip olduğu son lokmayı önce kendisinin yemesi lazımdır. Çünkü ölen insana diğerinin yaşamasından dolayı bir fayda gelmez. Sen yaşayacaksın ki kulluk vazifelerini yerine getirerek kemalata erebilesin. Ondan sonra önce anne ve babana sonrada evlatlarına yardımcı olacaksın.

Emri bil maruf ve nehyi anil münker görevi de böyledir. Evvela kendimize “nehyi anil münker” görevini tebliğ edeceğiz. Okuduk her şeyi biliyoruz demekle aslında hiçbir şey bitmiyor. Bir insan asırlar boyu yaşasa, sayısız kitap tasnif edip ezberlese, fakat onlarla amel etmedikçe bildikleri vebalini artırmaktan başka bir işe yaramaz. Demek oluyor ki kişi ilimle kurtuluşa eremiyor.

Bakınız Hz. Adem babamız ilimle melekler alemini aşmıştı. Bu seviyeye gelince Allah Teâlâ (c.c) melekleri onun şahsında kendine secde ettirir. Böyle bir makama çıkan Hz. Adem’in (a.s) ilmen bir noksanlığı yoktur.

Allah Teâlâ (c.c) Hz. Adem (a.s) ile Havva anamıza:

“Yiyin için ama bu ağaçtan yemeyin” buyuruyor. Hz. Adem’le (a.s) Havva anamızın bu ağaçtan yemesi, insana kurtuluş yolunu gösteren bir örnektir. Bu ağacın meyvesi, haram bir meyve değildi. Bunun durumu Kur’an-ı Kerimde ki “Yiyin için ama israf etmeyin” hükmündeki yasağa ve oruçlu olana sahur iftar arası yemek yememe emrine benzemektedir.  

Şeytan bu imtihanda düştüğü durumdan dolayı, Hz. Adem (a.s) ile Havva’nın Allah’ın (c.c) yasaklarını çiğnemesi için çalışmaya başlar. Onların yanına gelir bütün sinsiliğini takınarak kendini acındırır.

Havva anamız çok merhametli ve kötülük düşünmeyen bir fıtratta olduğundan onun bu haline aldanarak:

“Niye ağlarsın” der. Şeytan:

“Sizin için ağlarım.” Der. Havva anamız

“Niye bizim için ağlarsın. Bizim neyimiz eksik ki” der. Şeytan:

“Siz öleceksiniz ve bu cennetten çıkarılacaksınız.” Der. Havva anamız:

“Ölmek nedir.” Der. Şeytan:

“Bak şu ağaçtan yerseniz ebedi olarak cennette kalırsınız. Ama Allah sizi cennetten çıkartmak için bu ağaçtan yemenizi yasakladı” der ve sözlerini teyid için yemin eder.

Tabi ki böyle bir hususta yalan yere yemin etmenin mümkün olduğunu düşünemeyen Hz. Havva ona kanar. Bu hadiselerin hepsi bir ilahi hikmete mebni meydana gelmiştir. Benim bunu anlatmaktaki maksadıma gelince:

Hz. Âdem (a.s) ile Havva, Allah Teâlâ (c.c) ile konuşuyor. Onlara esma öğretiliyor ve melekler Hz. Âdem’e (a.s) secde ediyor. Ama Allah’ın (c.c) yasaklarının en küçüğü olan mekruh bir fiili işliyorlar. Bunun karşılığı olarak da cennetten çıkarılıyorlar.

Şimdi bizde hesabımızı yapalım.

Eğer faziletse, onlar bizden faziletliydi. Allah Teâlâ (c.c) onları kudretinden yaratıyor. İlminden ilim veriyor ve ilmini tekâmül ettiriyor. Sıfatı ile onlara tecelli ediyor. Onlara esmayı öğretiyor. Ama hata yapınca hiç müsamaha yapmıyor.

O halde biz de hakkı evvela kendimize tebliğ etmeliyiz. Ardından tebliğe annemizden, babamızdan, ailemizden, evlatlarımızdan başlayarak öncelikle sığındığımız yuvamızı küfrün hâkimiyetinden kurtarmalıyız.

Bu mücadelede muvaffak olabilmemiz için de kalbimizde Allah ve Resulünün muhabbetinin tamamlanması lazımdır.

Kalbimiz bir kaba benzetilmiştir. Hiçbir deliği olmayan bir kabı denize attığınız vakit ters dönmedikçe batmaz. Aynı şekilde ağzı kapalı boş bir kapta denizde batmaz. Ama küçük bir delikten su almaya başlayan kap sonunda batacaktır.

Biliniz ki küçük bir gedik bularak kalbinize dünya muhabbeti sızmaya başladığı vakit tedbir alınmazsa, sonunda o kalb sahibini felakete yuvarlayacaktır.

Bundan dolayı kalbinizi en güzel şekilde korumaya başlamalısınız. O zaman küfrün en büyük dalgaları gelse, fitne fesad rüzgârları kasırga halinde esse, asla size bir zarar veremez.

Çünkü dalgalar yükseldiği vakit küfre kapalı olan kalb; ağzı kapalı kap gibi daima en üstte çıkar. Böylece kul daima yükseklere çıkar. Sahabiler gibi. O günlerde işkencelerin en acımasızlarına muhatap olan erkek ve hanımlar küfrün dalgaları karşısında yok mu oldular. Yoksa günümüze kadar isimleri altın harflerle yazılarak mı geldiler. Onlar küfrün işkenceleri altında iken “Biz de sizin gibi yaşayalım mı” dediler.

Sizlerin ne rahat bir hayatınız var. Çok güzel kıyafetleriniz var. Şöyle biraz geriye dönerek sahabe hanımlarını güzelleştiren kıyafetlere bakınız. O günün annelerine bakınız. Önce öyle bir eş ve anne olacaksınız, sonra öyle eş olacak anneler yetiştireceksiniz.

Geriye baktığınız vakit Resulullah’ın annesi Hz. Amine’yi hatırlamanız gerekiyor. Ne kadar afife bir hanımdır o.

Sonra Resul-u Ekrem Efendimizle birlikte Medine’den gelirken yolda vefat edişini ve Peygamberimizin yetim kalışını hatırlayın.

Sonra Uhudda Resul-u Ekrem Efendimizin o günleri yad edişini hatırlayın. Ve annesinin kendisini çocukken yolda hastalandığı vakit nasıl teselli ettiğini dinleyin. Hz. Amine:

“Evladım Allah’tan başka her canlı ölecektir. Dünyaya gelen her insan ölecektir. Her kavuşan bir gün ayrılacaktır. Ama ben arkaya büyük bir hayır bıraktım.” Buyuruyor.

Hz. Amine arkada hayırlı bir evlat bıraktım diye hem Resulullahı teselli ediyor hem de kendisine böyle bir evlat lütfettiği için Allah’a hamd ederek dünyadan ayrılıyor.

Bunun için de bizler de sizler de bütün imkânlarımızı arkaya hayır bırakmak için harcamalıyız. Bunun içinde evvela kendimize dönüp noksanlıklarımızı tamamlamanın gayretinde olmalıyız.

İnsanlarımız böyle günlerde Kadir Gecesinde, Mevlit gecesinde ne yapmalıyız diye sorarlar. Cevap olarak da şöyle ibadet edin şu kadar namaz kılın şöyle büyük mükâfatlara kavuşursunuz gibi kulağa ve nefse hoş gelen cevaplar almayı düşünürler.

Ama böyle bir soruya biz beklenen şekilde cevap vermeyeceğiz. Böyle gecelerde önce hangi günahı terk edeceğimizin kararını vereceğiz. Ve verdiğimiz kararı uygulamanın gayretinde olacağız.

Öncelikle de Resulullah’ın yapmadığı her şeyi terk ederek hayatımızı noksanlıklardan arındırmaya başlayacağız. Allah’ın (c.c) kudret ve azametini hatırlayarak yasakladığı her şeyi terk etmeye başlayacağız. Böyle bir niyetle yola çıktığımız ve en küçük bir günahı terk ettiğimiz an;

İnsanların, cinlerin ve meleklerin yapacağı bütün nafile ibadetlerden çok daha fazla sevap kazanırız.

Çünkü zerre miktarı günah sebebi ile babamız Hz. Adem cennetten çıkarılmıştır. Bir insan düşünün; o Allah’ı (c.c) hatırlıyor ve Allah’ın ve Resulunun hoşlanmadığı bir davranışı terk ediyor. Böyle davranan kişiye bütün beşerin yaptığı nafile ibadetlerin sevabını ihsan edilir. Bundan anlıyoruz ki zerre miktarı bir günahı terk eden kimse, diğer ibadetleri yapanlardan daha büyük bir kazanç elde ediyor.

Biliniz ki küfür ve şirkten sonra en büyük günah bir bidat ortaya çıkarmaktır. Günah-ı kebair bidatten sonra gelir. Bidat demek sünnete muhalif bir düşüncenin hayata tatbiki demektir.

Bundan dolayı bidat, küfür ve nifaktan sonraki en büyük günahtır. Çünkü bidatın zararı bütün insanlığı kuşatacak kadar büyüktür. Bir iyiliğin karşısına konulan kötü bir alışkanlık; kıyamete kadar o kötü alışkanlığı işleyeninde ortaya çıkaranın da amel defterine günah olarak işlenir.

Bir insan bir günah işlese, tevbe ederek affa kavuşabilirdi. Tevbe etmeden de ölse umulur ki Allah onu affeder.

Geriye doğru bakarsanız her kötülüğün ortaya çıkışına sebep olanların o kötülük işlendikçe ondan zarar gördüğünü anlarsınız. O günden bu güne kadar o kişinin sebep olduğu günah fiilinden dolayı hesap defterinin günah hanesi sürekli olarak kabarmaktadır. Bu günahı işleyenin defterine de aynı günah kaydedilir.

İyilik üzere yaşayan bir insanı düşünelim. Allah ve Resülünün emrettiği şekilde bir sünnet hayatı yaşayan kimseyi düşünelim. O da bir sünnetin devamına vesile olduğu için kendinden sonra o sünneti işleyenler gibi sevap kazanır.

Peygamberimiz (s.a.v) bu hususla ilgili olarak:

“Hesap günü Benim sünnetlerimden birini işleyene; Cenâb-ı Hakk yüz şehit sevabı verecektir.” Buyuruyor. Buradaki sayı, sayılamayacak kadar büyük mükâfat alacağına işarettir. Demek oluyor ki bir sünnetin devamına vesile olanın amel defterinin sevap hanesine kıyamet sabahına kadar işlenen o fiilden dolayı mükâfat kaydolur.  

Bizim bu seviyeye ulaşmamız tefekkür etmemize ve Allah ve Resulünü sevmemize bağlıdır. Beşeri sevgi ve düşüncelerle delik deşik olan bir kalb; suya atılan delik kaplara benzer. Yalnız arada bir fark var onlar içine dolan su ile denizin dibine inerken isyankâr insanlar cehennemin derinliklerine inmektedir.

Peygamberimiz “Dünya derin bir denizdir,” buyurmuştur.

Evet, bu derin dünya denizinde pek çok insan batmış ve boğulmuştur. Ve bu denizin altı da cehennemdir. Onun için Resulullah’ın (s.a.v) tebliğlerini hatırlayarak durumumuzun muhasebesini yapalım.

Resulullah’ın sünnetlerinden birisini yaşamaya karar verelim ve verdiğimiz kararı tatbik edelim. O zaman her şeyin düzeldiğini göreceğiz.

Ama maalesef günümüz insanları nefse hoş ve kolay geldiği için Resulullah’ın sünnetinden uzaklaşmanın yollarını araştırmaktadır.

Çünkü günahlar sürekli olarak reklamlar, modeller, modalar sayesinde her gün sergilenerek en cazip şekilde teşhir edilmektedir. Kendimizi sokaktaki teşhirden korusak televizyonlar sebebi ile evimiz de korumaktan aciz kalmaktayız.

Allah Teâlâ “Yeryüzünde ne yarattıksa onları hep süsledik” buyurarak insanları amel-i salihi tercih edip etmeyeceği hususunda imtihana tabi tutmuştur. Bundan dolayı mü’minler olarak güzel ameller yapacağız. Dış görünüşlerine bakarak aldanıp cenneti kaybetmeyeceğiz. Dünyanın peşine takılarak ahireti unutmayacağız. Çünkü gerçek ve ölümsüz hayat ahiret âlemindedir. Dünya hayatı fani bir hayattır. Biz bu âleme gurbete geldik. Gurbet daima çile ve sıkıntı demektir.

Dünyevi ihtiyaçlar için Avrupa kapılarına gidenleri görmekteyiz. Birçoğu kendi memleketlerinde tiksinecekleri ortamlarda perişan bir şekilde aile hasretliği çekerek çalışmaktadır. Ama aldıkları birkaç kuruş insana çektiklerini unutturuyor.

Niçin cennet sevgi ve düşüncesi bize dünyanın çile ve meşakkatlerini unutturmuyor. Niye sahabeler ve sahabe hanımları gibi çilelere katlanamıyoruz.

Asr-ı saadetteki şu hadiseyi bir düşünün:

Resulullah oruç tutuyor. İftar vakti evlerine “iftar etmemiz için bir şeyimiz var mı” diye sesleniyor, onlar “yok ya Resulullah” diye cevap veriyorlar. Resulullah üç gün üst üste hanımlarına sesleniyor fakat evde bir hurma dahi olmadığından iftar su ile yapılıyordu.

Hâlbuki Resulullah evlerine aylık nafakalarını tam olarak teslim ediyordu. Ama onlar fakiri fukarayı düşünerek hepsini infak ediyorlardı. Hz. Aişe (r.anha):

“Resulullahın aileleri olarak evlerimizde üç ay gelip geçtiği halde yemek pişirmek için ateş yakmadık. Biraz su içer biraz da hurma yerdik.” Buyuran Hz. Aişe şöyle devam eder:

“Bu durum bir şeyimiz olmadığından değildi. Dileseydik doyardık. Ama biz başkalarını nefsimize tercih ettik.” Buyurdu.

Şimdi evlerimize çekilip halimize bir bakalım. Giyim kuşamdaki, ev eşyalarımızdaki ve sofralarımızdaki israfa bir bakalım. O aldı ben neden almayayım, o giydi ben neden giymeyeyim gibi nefsi mazeretlerden kaynaklanan bu israf furyasına artık dur diyelim.

Biz dünya hayatında bu şekilde davranırsak cennete ne ayırabiliriz. Gözümüzü dünyaya kapattığımız gün sukutu hayale uğramak istemiyorsak dünyayı, dünya olarak tanımaya, ahireti de ebedi bir yurt olarak tanımaya ihtiyacımız vardır.

Bunun için katıldığımız bu gibi sohbetleri sadece dinlemekle yetinip terk etmemeliyiz. Dinlediklerimizi hayatımıza tatbik etmek için düşünmeye karar vererek buralardan ayrılalım. 

Daha öncede ifade ettiğimiz üzere burası bir misafirhanedir. Bizler gurbetteyiz, gurbet hayatı da çilelidir. Gurbette bir şeyler kazanmak için zorluk ve meşakkate katlanmak gerekir. Burada kazandıklarımızın kıymetini çok iyi bilmeliyiz. Çünkü hesap gününe ancak burada kazandıklarımızı götüreceğiz. Kazandıklarımızı dünyada hoyratça harcarsak ahirete götürecek bir şeyimiz kalmaz.

Bereketli kazançlara vesile olan mevlid gecesi de, kadir gecesi de çok faziletli zamanlardır. Bunu unutmayınız. Çünkü bu gece en faziletli insanın dünyaya geldiği gecedir. Onun bedenine değen Medine-i Münevveredeki toprak, ittifaken arş-ı aladan daha kıymetlidir.

Biz, işte böyle bir Peygamberin ümmetiyiz. Onun için muhasebemizi çok güzel bir şekilde yapmalıyız. Ne eksikliğim var, ne gibi yanlışlar yapıyorum, hangi düşüncelerin peşinde koşup duruyorum, bu telaşım ne içindir diye düşünmeliyiz.

Çünkü dünyaya hep bizim gibi telaşlı olanlar gelir. Gelirler, paranın ve menfaatin peşinde sürüklenerek dünyada yaşarlar. Kazanırlar, daha çok kazanırlar ama bir gün giderler. Kazandıkları paralar ise hesap gününde bir işlerine yaramaz.

Manevi değerleri unutanlar; para kazananların hayatlarını kazandığını sanır, çocuklarının istikbalini hazırladı deriz.

Ölüme mahkûm olan bir insanın ne istikbali olur ki.

Makam ve mevkilerin zirvesine çıkan, cehaletleri sebebiyle ilahlığını ilan etmekten de çekinmeyen Karunların, nemrutları ve firavunların kazandıkları istikbal nerede. Yeryüzünde cennet ve cehennem yaptığını iddia edenlerin kazandıkları istikbal nerede?

Birde Medine-i Münevvereyi gözünüzün önüne getirin.

Hanımların Seyyidesi Hz. Fatıma’yı düşünün.

Hz. Hatice’yi, Aişe’yi ve isimlerini saymakla bitiremeyeceğimiz hanım sahabeleri düşünün. Ve nasıl yaşadıklarına bakın.

Biraz daha geriye gidin Hz. Asiye’yi, Hz. Hacer’i ve Hz. Meryem’i düşünün.

Bunlar cennet hanımların efendileridir.

Resulullah böyle buyuruyor. O ne derse doğru olanda odur.

Sahabe dünyaya layık olduğu kadar değer verdi. Zahidlerin başında Hz. Ali (k.v) gelir. Onlar dünya menfaatlerine dönüp bakmadılar. Bu şekil yaşadıkları için bir şey mi kaybettiler. Altlarında deve postundan yatakları, başlarının altında deriden yastıkları vardı.

Birisi Hz. Fatıma’ya bir kumaş hediye etmişti. Bunu akşam yorgan yapardı. Sabahleyin ise ona sarılırdı. Kabre giderken tabutunun üstüne de onu atmışlardı. O mu kârlı, yoksa bizler mi kârlıyız, diye düşünmeliyiz.

Bizim eksikliğimiz ittibadadır. Biz Allah ve Resulünü sevdiğimiz kadar onlara uyuyoruz. Yani onlara olan sevgimiz de eksikliğimiz vardır. Onun için amellerin en güzeli “Allah için sevmek Allah için buğz etmektir.” Allah için sevmenin başında ise Resulüllahın sevgisi gelir.

Muhabbetullah kalbe dikilen bir ağaçtır, oradan çıkarak dünyaya yayılır. O zaman neyi seversen Allah ve Resulu için seversin.

Küfründe bir muhabbet ağacı vardır. Ehl-i küfür o muhabbet ağacının dalındaki meyveler gibidir. Onlar, onu sever ve küfrün muhabbetiyle beslenirler.

Mü’minler ise Allah ve Resulunun muhabbeti ile beslenirler. Onunla hayat bulurlar. Onunla Rablerine kavuşurlar.

Allah (c.c) hepimize kendisine layık kul, Habibine yakışır ümmet olmayı nasip buyursun.

Peygamberimizi de (s.a.v) ne şekilde methedeceğimizi çok iyi bileceğiz. Çünkü onun hayatı mucizdir. Müciz olan bir şeyi beşeri akıl tam manası ile kavrayamaz ve değerini ifade edemez. Biz ancak aklımızın kavradığı kadarını anlatabiliriz. Biz, Resulullah’ı Allah bize ne kadar tanıtmışsa; ancak o kadar tanıyabiliriz.

Şunu da hiç unutmamalıyız Resulullahı tanıdığımızın tek nişanı yaşadığımız hayattır.

Resulullahı ne kadar tanıyoruz diye kendi durumumuzu murakabe etmemiz lazımdır.

Sen başkasının Resulullahı ne kadar tanıdığına bakma. Resulullahı ne kadar sevdiğine bak.

Senin halin Resulullahı sevdiğini ispat etmelidir. Çünkü o dünyaya gelirken “ümmeti ümmeti” diye Rabbinden seni istiyordu.

Dünyadan giderken de Rabbinden yine ümmeti olan seni istiyordu. Ben öleyim, yeter ki ümmetim kurtulsun buyuruyordu.

Hz. Ömer (r.a) buyuruyor ki:

“Resulullah dünyadan ayrılmıştı. Bir gece korkunç bir ses duydum. Ebu Bekir’in evinden bir feryad geliyordu. Ebu Bekir’in evinin kapısına yaklaştım. Baktım Ebu Bekir ağlıyor. Seslendim yanıma geldi. Hayrola “niçin ağlıyorsun” diye sordum. Ebu Bekir: “Bu gece rüyada Resulullahı gördüm. Bir eli arşa âlânın halkasında bir eli de cehennemin kapısında “ümmeti ümmeti” diye yalvarıyordu. Ben de dayanamayıp ağladım.” Der.

İşte O, öyle bir Resul ve Allah’ın Habibi.

Acaba bizler nasıl kul ve ümmetiz.

Allah hepimizin kalbine gerçekten kul ve ümmet olma hevesini ilka eylesin.

Bu haber 244 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Müftülük Haberleri

Hz. Peygamber'in Eğitim(ciliğ)ini Güncellemek

Hz. Peygamber'in Eğitim(ciliğ)ini Güncellemek Bilindiği gibi Başkanlığımız, indirilişinin bindörtyüzüncü yılı münasebetiyle 2010 yılını Kur'an Yılı ilan etti...

Kadir Gecesi Çoşkusu

Kadir Gecesi Çoşkusu İlçemizde de Kadir Gecesi büyük bir katılımla ifa edildi.Merkez Camiinde alt bölüm erkekler tarafından üst bölüm is...
Madden ve Manen; Ramazan ve Oruç18 Ağustos 2010

ANKET

Ramazan Ayında Hangi Faaliyet Önceliklidir








Tüm Anketler

Dernekpazari İlçe Müftülüğü Resmi Web Sitesi
Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu | Soru Cevap Yönetimi  | Ziyaretçi Defteri Yönetimi

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi